Hasan Cüneyt Bozkurt’la Söyleşi: Salak Filozof, Mustafa Güney

Hasan Cüneyt Bozkurt 1982, Söke doğumlu bir yazar. 2008’de Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü’nden mezun oldu. Sınıf öğretmeni olarak çalışmakta ve Çocuk Yazar dergisinin yayın yönetmenliğini yapmaktadır. Öyküleri, çeşitli ödüllere değer görülen ve edebiyatımızın nabzını tutan hemen hemen bütün dergilerde çalışmalarına yer verilen Bozkurt’un; roman, öykü ve çocuk edebiyatı alanlarında yayımlanmış 8 kitabı bulunuyor.

Görevden uzaklaştırılmanız nasıl oldu?

6 Ocak 2017’de FETÖ / PDY ile işbirliği içerisinde okulun faaliyetlerini sekteye uğratır şekilde sendikal eylemlerde bulunduğumuz iddiasıyla bir öğretmen arkadaşımla beraber görevden uzaklaştırıldık. Başka okuldan iki arkadaşımız farklı iddialarla; fakat yine FETÖ / PDY ile ilişkilendirilerek görevden uzaklaştırıldı. Hepimiz için şaşırtıcı bir durum oldu. Geçen yedi aylık süreçte ikinci bir iş bulmak zorunda kalan, aile fertlerini kaybeden arkadaşlarımız var. Hiçbirinin hayatlarının hiçbir döneminde FETÖ / PDY ile bir bağlantısı olmamıştır. Mahkemede bunu ispatlamak zorunda bırakıldık. Üstelik ailemin bu konudaki geçmişi bilinir. Babam, 1998 – 2006 arasında Söke’de İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Bahsedilen örgütle aktif mücadele etmiştir ve karşılığında 76. maddeyle yani bakan görüşüyle Tunceli-Pülümür’e sürgün edilmiştir. Herhangi bir ilde uzun süre kalabildiğimizi hatırlamıyorum.

Yazar kimliğinizin bu olayla bir bağlantısı var mı?

Edebiyatı değerli kılan şeyin politika olmadığını düşünüyorum. 10 yıldır sınıf öğretmeniyim. Meslek hayatımın en güzel anlarını gözleri coşkuyla parıldayan çocukların masama bıraktıkları resimleri, öyküleri ve şiirleri incelerken yaşamışımdır. Benim için niteliğin tek ölçütü o ışıktır. Çünkü ileriki sınıflar, zaten çocukları bundan fazlasına yönlendirici kılmak için tasarlanmış durumda. Biz sevmeyi öğretiriz. Bu bizde meslek ahlakıdır. Hatta bir adım daha ileri gider, som sevgiyle kıyaslandığında dünyanın bir hiç olduğunu öğretiriz. Şımarıklık, “küçüklerin” kalbine ateşler salan “büyüklerin” kibridir. Çocuk kalbinin inceliği onları yarıştıran “büyüklerin” şımarıklığını kaldırmaz. Yazarlık, rekabet üzerine kurulu bu toplumda önemli bir yerde duruyor. Ancak durduğu yeri doğru tanımlamalıyız. Edebiyat bir dedikodu nesnesi, magazin kafasıyla algılanabilecek bir şey değildir. “Edebiyat ne işe yarar?” diye soruyor gazeteci. “Bir kuş sesi ya da güzel bir günbatımı ne işe yarar, diye sormak kimin aklına gelir?” diye cevaplıyor Borges. Yazmak, bir varlık meselesidir. Bizi nesneleştirmeye çalışan dünyayı eserimizin nesnesi haline getirme, kendini gerçekleştirme mücadelesidir. Bunun için uzanabildiğim noktalarda bazı çalışmalar yürütüyorum. 2017’de 10 ilkokuldan 90 çocuk kendi öykülerini yazıp resimlediler ve kitaplar, Söke Kaymakamlığı tarafından Haziran ayında yayımlandı. Bu sene ortaokullar da çalışmaya dahil doldu. Seminer verdiğim gönüllü öğretmen sayısı bu sene 79. Onların rehberliğinde yaklaşık 2000 öğrenciye ulaştım. Bu çalışmanın sonucunda 46 okuldan 301 kitap elde ettik. Ayrıca “Çocuk Yazar” adıyla mevsimlik bir çocuk edebiyatı dergisi çıkarıyoruz. Yayın yönetmenliğini yaptığım dergi, 23 Nisan’da dağıtımda olacak. Benim için gurur verici bir şey. Birçok sınıf öğretmeni, gerek velilerin gerek idarenin baskısıyla (ki bunun da sebebi düzenin baskısıdır) kendi aralarındaki rekabete çocukları kurban ediyor ve toplum böyle sakatlanmış insanlarla daha da sorunlu bir hale geliyor. Dünyayı “büyükler” değil, doğru yönlendirilmiş “küçüklerin” sevgiye olan inancı ve mücadele gücü kurtaracak. Ben buna inanırım. Ekolojik duyarlılık da bu bakış açısının içinde. 2016’da 1. sınıf öğrencileriyle birlikte Rehber adında bir kitap yazdık. Doğanın efendisi değil, bir parçası olduğumuzu öykü çekirdeği olarak kullanıp bir ders boyunca sınıfta konuşulanları kurguladık. Çocuklar, hem yaşadıkları bölgeyi daha yakından tanıdılar hem 8 bin yıllık kaya resimleri, karakulak, çizgili sırtlan, akkuyruklu kartal gibi başka yaşayacak yeri kalmamış hayvanlar, geleneksel Yörük yaşamı ve köylünün yaşam standartları için büyük tehlike oluşturan maden şirketlerinin Beşparmak Dağları’nda yarattığı tahribatı gösterdiler.

Artık göreve iade edildiniz. İleriki günlerde bu konuyla ilgili ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Kişisel çıkarlarını toplumun çıkarıymış gibi göstermeye çalışan ve bunu gerçekleştirmek için hiçbir ahlaki ilke tanımayan düşük ruhların, içeriği bomboş tahakkümüne tahammül etmek çelikten sabır gerektirir. Göreve iade edilmiş olmamız o tahakküm balonuna batırılmış bir iğne. Fakat bize yaşatılanların karşılığı değil. Cevap çok net. Biraz anlatmak istiyorum. Babam avcıdır. Dedem de avcıydı. Ailedeki erkeklerden avcı olmayan birini düşünüyorum; fakat aklıma hiç kimse gelmiyor. Şimdi bu meseleyi onlara sorsanız, tereddütsüz benim adımı verirler. Hayatta kalmak için bir zorunluluğu işaret ettiğinde çakısız deri yüzmeyi meziyet kabul eden bir geleneği tanımlarken, övgü dolu sözleri bu hak arayışında hiçbir zaman vaziyetin çaresizliğine yakıştıramadım, insani bulmadım. Dedeleri değil; fakat kendisi böyle zorunluluklarla pek az karşılaşmış olan babama tüfeği bıraktırmak için uzun yıllar mücadele ettim. Kısmen başardım. Bu süreçte gelenekten öğrendiğim çok önemli bir şey var: Zor olan sessizliktir. Elbette hakkımızı arayacağız.

Salak Filozof, Mustafa Güney, 27.03.2018