Tasavvufi Yönüyle Balkondaki Adam: Kitap Haber, Bilal Can

Balkondaki Adam’ın yazım sürecinden ve yazarlık yolcuğunuzdan bahseder misiniz?

Balkondaki Adam iki romandan sonra benim yayınlanmış üçüncü kitabım. Bunların dışında çocuk kitaplarım, tiyatro oyunlarım ve kısa film senaryolarım var. Ayrıca 17 yaşımdan 27 yaşıma kadar yazdığım fakat yayınlanabilecek bir seviyeye ulaştığını düşünmediğim için arşivime kaldırdığım 3 romanım daha var. Yani yazmak, benim kendimi toplumda ifade ediş tarzım. Bu bir yaşam biçimi. Sanatı yaşamak gerek. Ben de içinde bulunduğumuz düzenin bana izin verdiği ölçüde sanatı yaşamaya çalışıyorum. Sürekli yazıyorum. Notlar alıyorum. Bu notları ürüne dönüştürüyorum. Balkondaki Adam bu şekilde oluştu. Birikmiş öykülerimi bir araya getirdim; fakat bunların arasında ortak bir tema bulmak kolay değil. Yine de yabancılaşma merkezde duruyor. Aslında yazdığım her şeyin merkezinde yabancılaşma var. Çünkü yazmanın kendisi bir yabancılaşmadır zaten. Görmek için belli bir mesafeden bakmak gerekir. Ve o mesafeden bakınca insanın kendine yabancılaşması, topluma yabancılaşması, doğaya yabancılaşması gözlemlenebilen konular haline geliyor. Bunlar Avrupa edebiyatında -ya da batı edebiyatında diyelim- rahatlıkla izlenebilir. Balkondaki Adam bunlara ek olarak bu coğrafyadan bir gözle de okunabilmenin olanaklarını sunuyor. İslam metafiziğinden bahsediyorum. Yabancılaşmanın İslam metafiziğiyle de bağlantısı olduğu pek dile getirilmez. Oysa görmek isteyenler için böyle bir bakış açısı da diğerleri gibi olanaklıdır. Tasavvufta biliyorsunuz, insan Allah’ın suretidir ve ondan ayrı düşmüştür, ona yabancılaşmıştır ve bu ayrılık onun hayatında çeşitli sorunlar olarak kendini göstermektedir. Mesela yoksunluk duygusuyla baş etmeye çalışır. Hatta bu, varoluşçu edebiyatçıların sıkça bahsettiği o bırakılmışlık hissiyle bağlantılıdır. Balkondaki Adam’daki karakterler, anlatıcılar da dahil bütün o duyguları yaşarlar ve vahdetül vücud yani varlığın birliği, var olan tek şeyin Allah’tan ibaret olması inancına göre onun bir rüyası ya da yazdığı bir romanın karakterleri gibidirler. Balkondaki Adam’a adını veren hikâye rahatlıkla bu düşüncenin üzerinde yükseltilebilir. Borges’in kendini anlatan hikâyeleri üzerinde de yükseltilebilir. Öyküde teolojik derinliği ve bu çok yönlülüğü seviyorum. Yazarken beni heyecanlandırıyor.

“Raskolnikov baltayı kaldırdığında ne hissediyorsak bu 17 öyküde de onu hissedeceğiz.” diyorsunuz Balkondaki Adam için. Bunu biraz açar mısınız?

Yine tasavvuftan ilerlersek bütün hikâyelerin ortak noktasının, nefs-i emmare denilen şeyin, yani id’e öncelik veren egonun deşifre edilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Suç ve Ceza’yı hatırlayalım. Raskolnikov, yoksul, entelektüel bir öğrenci. Orada biliyorsunuz bir cinayet ve bunun vicdan azabı var. Ama yine de biz Raskolnikov baltayı kaldırdığı zaman -herhalde çoğu okur da benim gibi düşünüyordur- ona “Dur! Yapma!” deyip de kitabı kapatmayız. Bir çeşit seyru süluğa şahit oluruz orda yani içsel bir yolculuğa çıkarız ve bu içe bakışın sonunda Raskolnikov’da içkin olan nefs-i emareyi keşfederiz. Aslında bulduğumuz şey bizzat kendimizdir. Çünkü yine tasavvuf diliyle söylersek, hiçbirimiz Hakikat-i Muhammediye’ye, yani logosa ulaşmış bir insan-ı kamil değiliz. Herkes kendi seyri süluğunda nefsiyle yaşamaya devam ediyor.

Size göre okumak yazmanın neresindedir? Okumadan yazmak mümkün mü?

Elbette değil. Yazdıklarımızı okuduklarımızın üzerine kurarız. Mesela Balkondaki Adam’ı yazarken neredeyse 2 bin sayfalık tasavvuf okumaları yaptım. Kitabın teolojik bir derinlik taşımasını istedim. Bir takım bağlantılar kurdum. Balkondaki Adam o bakış açısından beslendi. Böyle bir çalışmada edebiyatın, İslam metafiziğiyle ve diğer dinlerle bağlantısı olduğunu söylemek tuhaf kaçmaz. Yani yazar, dinle arasında mesafe bulunduğunu söylese bile bu böyledir. Çünkü kitapta da bahsettim, yazarlık her iki yüzü de kesen kılıç gibi bir vicdan gerektirir. O da hakiki bir din anlayışının ya da daha genel anlamda hakikat arayışının temelidir. Bu açıdan düşünürsek mesela Kafka Dönüşüm’ü kendisi için yazmıştır. Hiç kimse Gregor Samsa’nın Kafka’dan bağımsız biri olduğunu söyleyemez. Ya da Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı kendisi için yazmıştır. Hiç kimse Raif Efendi’nin Sabahattin Ali’den bağımsız biri olduğunu söyleyemez. Bunların hepsinde bir vicdan meselesi, bir iç hesaplaşma, bir hakikat arayışı vardır. Aynen hakiki bir din anlayışında olduğu gibi. Tabi bu arayışın sonunda üretilen şey rastgele bir karalama değil, bir sanat eseri olduğu için de bütün o saydığım kitaplar yayınlanmıştır, paylaşılmıştır. İyi ki de öyle olmuştur. Biz de bunları okurken farklı bakış açıları kazanırız ya da mevcut bakış açımıza farklı deneyimler sunarız, kendimizi zenginleştiririz, toplum olarak daha fazla kendimizle barışık hale geliriz. Ve en önemlisi insanın karanlık tarafının sadece bazı insanlara özgü olmadığını fark ederiz. Bu da bize medeniyetin kapılarını açar ki zaten edebiyatla, sanatla ilgilenmenin amacı budur, bence. Bu yüzden her kitapta aynı şeyi söylüyorum. Okumaktan korkmayalım. Kitaplardan korkmayalım. Baskılardan, tehditlerden, sansürden, siyasal prangalardan korkmayalım. Problemlerimizi daha fazla okumak çözecek. Ben herkesin Balkondaki Adam’da kendinden bir parça bulacağına inanıyorum.

Fotoğraf: Kubilay Enginsu

Kitap Haber, Bilal Can, 11.11.2015